İçeriğe geç
  • Dolar 49,1641 ▲ %0,07
  • Euro 54,9728 ▼ %0,67
  • Sterlin 64,9510 ▲ %0,12
  • Gram Altın 6.552,14 ▲ %0,14
  • Çeyrek Altın 10.761,81 • %0,00
  • Gümüş 96,84 ▲ %1,51
  • Bitcoin 4.241.736 ▲ %1,75
  • BIST 100 12.270,18 ▲ %0,17

Kültür-Sanat

Edebiyat bir iç yüzleşmedir

"Edebiyat insana hem iyi hem kötü olduğunu hatırlatmalı. Bugün ağır bir baskı ve erozyon yaşasak da tarihin kendi mantığı var; asıl hakikat olan ekmek kavgası eninde sonunda belirleyici olacak."

Ahmet Ümit ile yeni kitabı Roma'nın Beş Günü'nü, kurgusundaki entelektüel katilleri, Başkomiser Nevzat'ın bir sonraki durağını ve Türkiye'nin içinden geçtiği ağır siyasi ile ekonomik süreç hakkındaki görüşlerini konuştuk.

Son romanınız olan "Roma'nın Beş Günü – Bir Yıldız Karasu Kitabı"nı yazma fikri nasıl doğdu?  

Romanlarımda Anadolu'daki uygarlıkları ve kültürleri anlatmayı çok seviyorum. Hititler, Antik Yunan, Osmanlı gibi derin bir hazinenin içinde yaşıyoruz. İlk kez Türkiye dışında bir şehri Kar Kokusu'nda, Moskova'da yazmıştım. Sonra "Neden başka başkentleri anlatmayalım?" dedim ve Kayıp Tanrılar Ülkesi'nde Berlin'i anlattım. Şimdi ise Roma'yı anlatıyorum. Çünkü Roma'daki en önemli şehirler İtalya'da değil; İstanbul, Antakya, Efes gibi bizim ülkemizde yer alıyor. Anadolu çok önemli bir Roma eyaletiydi. 

Anadolu kültürünün bu tarihsel derinliği ve kaynak olması bize ne söylüyor?  

Bunları sadece genel kültür olsun diye değil, bugünü anlamak ve kendimizi tanımak için bilmemiz lazım. Bu topraklara Persler, Büyük İskender, Romalılar geldi ama burada hep yerel bir Anadolu halkı vardı. Hititlerin Fırtına Tanrısı Teşuk ile Antik Yunan'daki Zeus arasındaki bağ ortadadır. Nemrut Dağı'ndaki heykeller dikilirken Batı'da henüz devletler yoktu. Bu büyük kültüre sahip çıkmak evrensel değerlere sahip çıkmaktır ve kimliğimize zarar vermez. 

Kitap, Roma'nın kuruluşuna dair törensel nitelikte bir cinayetle başlıyor. Romanın kurgusunda insanlara bir şey anlatmak için dikkat çekici bir kapı açmanız gerekir. Tiber Nehrinde giden siyah bir kayık ve tüy kadar bile kılı kalmamış iki cesetle başladığınızda okur "Burada ne oluyor?" diye merak eder. Dikkati çekmek için cinayet müthiş bir araçtır. O kapıdan içeri girdikten sonra anlatmak istediğiniz tarihi, sosyolojiyi ve insan psikolojisini işleyebilirsiniz. 

Kitabın karakteri Yıldız Karasu'dan ve anlatının arka planından bahseder misiniz? 

Yıldız Karasu, anne ve babası politik göçmen olan, Berlin'de doğmuş bir polis. Kendini koruma güdüsüyle polis olmayı seçmiş. Oryantalist yaklaşımların aksine, Berlin'de olayları yönlendiren dominant bir karakter. Süper kahraman değil, insani zaafları ve hataları olan gerçekçi bir insan. Zaten bir eser kusursuzsa çöp olur; insan da tamamlanmamış bir mahlûktur. 

Eserlerinizde tarihi ve cinayeti harmanlarken insan doğasına dair neyi vurgulamak istiyorsunuz?  

Edebiyatın bir görevi varsa o da insanı insanla yüzleştirmektir. İnsan kendisini hep şımarttı, en yüce mahlûk olduğuna inandı. Oysa zekiyiz ama bu zekâyı kötülük için de kullanıyoruz. Uygarlığın daha çok başındayız. Edebiyat, insana hem iyi hem kötü olduğunu hatırlatmalı ve mücadele etmesi gerektiğini göstermelidir. 

Tarihsel ve polisiye yolculuğa çıkarken araştırma sürecinizi nasıl yürütüyorsunuz?  

Önce yoğun bir okuma yapıyorum, şehirleri geziyorum. Roma'ya gittim, uzmanlarla ve kazı başkanlarıyla görüştüm. Ondan sonra hikâyenin çatısı oluşuyor. Afrodisyas'a gittiğimde Zoilos'un kabartmalarını gördüm. Kölelikten azat edilip Roma'da yükselen ve sonra memleketine dönüp Afrodisyas'ı bir sanat merkezine dönüştüren bu adamı ve Anadolu bağlantısını anlatmam gerektiğine karar verdim. 

Romandaki katillerin portresi de alışılmışın dışında, değil mi?  

Evet, bu romanda katillerle başlıyor. Onlar çaresiz, sanatsal yönü olan entelektüel katiller. Dünyanın acımasız olduğunu düşünüp "Kurban olmayacağız, avcı olacağız" diyorlar. İşledikleri cinayetlerden kazandıkları paranın bir kısmını sivil toplum kuruluşlarına, hapisteki yazarlara gönderiyorlar. Aslında bu kurguyla günümüz entelektüelinin çaresizliğini ve yaşadığı içsel açmazı resmetmeye çalıştım. 

Roma'nın Beş Günü'nden sonraki projeniz nedir?  

Yeni durakta Büyükada'ya gidiyoruz. Başkomiser Nevzat Büyükada'daki bir cinayeti çözmeye gidecek. İstanbul'un özünü koruyan son yerlerden biri olan adaları, oranın renkli halkını, tarihini ve doğasını anlatmak istiyorum. 

Peki, biraz da gündemi konuşmak istiyorum. Türkiye'nin son durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?   

Çok ağır bir dönem yaşıyoruz. 12 Eylül'ü ve öncesini yaşadım. Ancak bu dönemde yargı başta olmak üzere tüm devlet ve sivil toplum kurumları ağır bir tahribat yaşadı. İnanılmaz bir baskı var. Hukukun ayaklar altına alındığı bir dönemdeyiz. Bu nedenle de insanlar korkuyor. Bu çok acı bir şey ama korku yayılıyor. Kendi adıma sesimi duyurmayı, duruşumu korumayı ve bunu sonuna kadar sürdürmekte kararlı olmayı hedefliyorum. Bunu kaybettiğimizde her şey biter. Çünkü kendine saygını kaybettiğin anda yaratıcılık da kalmaz. Mesela ben yazamam. Bu nedenle duruşumu korumak zorundayım, her türlü baskıya karşı. 

Bir de şu var: İnanılmaz bir sansür canavarının da altında yaşıyoruz. Bunu her alanda çok yoğun bir şekilde hissediyorum. Ayrıca mutsuzluk içinde yaşıyoruz. Ancak mutsuzluğu karamsarlığa çevirmemek lazım. Marx'ın hiç değişmeyen en büyük doğrusudur, bu yalanların altında bir ekmek kavgası var o ekmek küçülüyor ve o ekmeği küçülenlerin sayısı giderek artıyor ve çok zenginlerin sayısı giderek azalıyor. Bu inanılmaz bir uçurum. Asıl hakikat bu ve söylenen her şey bu hakikati gizlemek için yapılıyor ama patlıyor. Durmuyor. İşte fondan patlıyor, başka bir yerden patlıyor. Bir insan, bir polis emeklisi çekip kendini öldürüyor. Bu inanılmaz bir şey. Bu bıçağın kemiğe dayanmakta olduğunu gösteriyor. Yani hani gittik gösteri yapıyoruz. Polisler de bizi copladı, aldılar götürdüler. 24 saat kaldık 2 ay yattık değil, canına kıyıyor bir insan. Gizlenemeyecek olan hakikat bir durum ve büyük hakikate buradan gidilecek. Onu sadece politik partiler sağlayamaz. Muhalefet de sağlayamaz. Onu sağlayacak olan halkın kendisidir. Tarihi kazananlar yazar ama tarihinde kendi mantığı var. 1914 yılında Çarlık Rusya'sı dünyanın süper devletlerinden biriydi ve yıkıldı. Sovyet Rusya 27. Kongresini yaparken çok güçlü mesajlar vermişti ama yıkıldı. Tarihin kendi mantığı var. O mantığı kimse ortadan kaldıramaz. O mantığın dayandığı şey işte saf hakikat. O hakikat de ekmek kavgası ve ne kadar ne yaparsanız yapın o hakikatten kurtulmanız mümkün değil. 

Siz 12 Eylül sürecini de yaşayan bir aydınsınız. Bu halk o zamandan bu zamana kadar nasıl değişti?  

Daha önce bir takım değerlerimiz vardı. Sadece solcuların değil ülkücülerin de değerleri vardı. İslamcı kesimin de değerleri vardı. Bugün bu inanılmaz bir erozyona uğramış durumda. Yani bir ülkücü Türklüğe inanıyordu, antikomünist oluyordu. Katılmam görüşlerine başka bir şey. İslamcı da öyleydi. İnan şu anda bunların hepsi bitti. İnanılmaz bir şekilde bambaşka bir yere gitti. 

Halkında o zaman bir takım değerleri vardı. Yani çok basit. Komşu komşunun külüne muhtaç diye bizim bir atasözümüz var. Bunların hepsi bitti. Kardeş kardeşi öldürüyor artık para için. Yani o bozulmanın kendisi bütün sosyal ilişkilere girmiş durumda. Yani işte uyuşturucu meselesinden tutun seks tüccarlığına, ticaretine bu yozlaşma yaygınlaşmış durumda. İnsan iyi bir mahlûk değil. Bunu anlıyorum. Şimdi tabii 12 Eylül öncesinde şöyle bir durum vardı. Bu çok önemli bir avantajdı. Sivil toplum örgütleri, devrimci örgütler çok güçlüydü. Bu örgütleri ne yazık ki 12 Eylül biçti. Yani sıkıntı biraz da bu. Belki de bu tür sivil toplum örgütleri olsa yahut böyle iyi partiler olsa gerçekten halkın çıkarlarını savunan iyi partiler ve bunlar güçlense geniş kitlelere yayılsa sorun çok daha kolay çözülebilir. Ancak benim görüşüme göre halk şu anda sessizce bekliyor. Yıllardır burada yaşayan halklar ayakta ve hayatta kalmaya çalıştılar. Bunun için de şöyle yaparlar: Gelenle uyumlu geçinmeye çalışırlar ama alttan alta zamanını beklerler. Bence şu anda uygun zamanı bekliyor. 

Kaynak: Birgun

Sıradaki haber yükleniyor…