Çocukluk endüstri haline getirildi
"Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor" adlı yeni kitabıyla çocuklarla buluşan Behiç Ak, "Günümüzde çocukluk neredeyse bir endüstri haline geldi. Çocuklar çocukluk denen sektörde çalışan tüketici bireyler. Onlara çocukluğunu gıdım gıdım satıyor bu sektör" diyor.
İdil SANCAR
Bir evin yolunu bulmak, bazen kapı numarasını bilmekten çok daha fazlasını gerektirir. Bir ağacın gölgesini, sokak hayvanlarının alışkanlıklarını, tanıdık bir kokuyu, mahallenin sesini hatırlamak… Behiç Ak'ın Günışığı Kitaplığı'ndan yayımlanan Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor adlı kitabında Memo ve Tombiş, evlerine ulaşırken böyle bir dünyanın izlerini sürüyor. 'Tombiş Kitaplar' dizisinin altıncı kitabı, çocukların yaşadıkları çevreyi kendi işaretleriyle okuyabilmelerine, bir mekânı anılar ve duygularla kendilerinin kılmalarına açılan bir hikâye anlatıyor.
Yıllardır çocukların dünyasına, gündelik hayatın gözden kaçan ayrıntılarına ve yetişkinlerin unuttuğu sorulara bakan Behiç Ak, bu kez 'ev' kavramından yola çıkarak çocukluk, hafıza ve mahalle kültürü üzerine düşündürüyor. Bir mimar olarak evin yalnızca tasarlanmış bir mekân olmadığını; kişisel anılarla, duygularla ve yaşanmışlıklarla kurulduğunu vurgulayan Ak, çocukluğun giderek bir endüstriye dönüştüğünü ve çocukların kendi doğal mecralarından uzaklaştırıldığını söylüyor. Ona göre hikâyeler, bugün çocuklara kendi dünyalarını yeniden hatırlatmanın da bir yolu. Behiç Ak'la 'Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor' üzerinden evin anlamını, çocukluğun kayıplarını ve gündelik hayatın içindeki felsefi ayrıntıları konuştuk.
Memo ve Tombiş'le yeniden buluşmak, yıllar sonra onların dünyasına dönmek nasıl bir duyguydu?
Bu iki karakteri çok seviyorum. Yıllar önce karalama yaparken, önceden düşünmeden çıktılar ortaya. İki farklı duygunun karşılaşması gibiydiler. Bir amacı yoktu, aralarındaki tezatlık birbirlerini yarattı. Fakat bu tezatlık tamamen bir karşıtlık değil; iki farklı bakış açısı. Okuyucunun iki yönü aslında. Tamamen tezatlık, tamamen anlaşma diyalog oluşturmaz. Diyalog için farklılık gerekir.
'Ev' kavramı kitabın çıkış noktasını oluşturuyor ama kitap ilerledikçe ev dört duvar, oda, bahçe ya da bir adres olmaktan daha fazlasına dönüşüyor. Mimar olarak sizin için 'ev' ne demek?
Ev çok temel bir kavram. İTÜ'de Mimarlık Lisansüstümü konut üzerine yapmıştım. Ev elbette ki, mimarların düşündüğünün çok ötesinde bir mekân. Kolayca tasarlanabilecek bir şey değil, hatta tasarlanmaya çok uygun değil. Mimarlar evi fiziksel gereksinmeleri düşünerek ya da kültürel ve duygusal gereksinmeleri fiziksel gereksinmelere indirgeyerek tasarlıyorlar. Başkalarına gösterdiğinizde mutlu olduğunuz bir mekânda yaşamayı iyi tasarlanmış bir evde yaşamakla özdeş tutuyorlar. İşin gerçeği öyle değil. Ev insanın kimseyle paylaşamayacağı kadar özel olan kültürel, duygusal, tarihsel… Her yeri şimdiki andan oluşan kişisel bir anı mekânı.
Kitaplarınızda gündelik hayatın ayrıntılarına yetişkin gözüyle değil bir çocuğun saf sorgulayan bakışıyla yaklaşıyorsunuz. Bazen bir maske, makarna, karış, ev… Hayatın yoğun akışında gözden kaçanlar üzerine, felsefi sorularla okuru düşünmeye itmek dünyayı algılama biçiminize nasıl yansıyor?
Yetişkinler kavramsal olarak kendilerini geliştirseler de çocukluktan kurtuldukça duygusal olarak güdükleşiyorlar. Çocuklukta bıraktıkları duygulardan kurtulup büyüdükleri için seviniyorlar ama edindikleri her yeni deneyim, yeni kavram, yeni mekân, hatta her yeni insan, çocukluğun terk edilişinin yasını taşıyor. Çocukluğa dönüşü 'nostalji, geçmiş özlemi' gibi kavramlarla tesirsizleştirmeye, evcilleştirmeye çalışsalar da bu gerçeği değiştirmiyor. Çocuksuluk bu yası hafifleştirme çabası olarak da görülebilir. Duyguları terk etmekten vazgeçme de. Çocuksuluk deyince, daha düşük entropide yaşamak, beklentileri azaltmak, küçük şeylerden zevk almaya vakit ayırmak, amacı amaç haline getirmemek, merakı hep diri tutmak, sorulmayan soruları sormak ve binlerce ayrıntı geliyor aklıma.
Yıllar içinde çocuk okura dair düşüncenizde değişen bir şey oldu mu? Başladığınızdaki çocuk okurla bugün karşınızdaki çocuk okur arasında nasıl bir fark var?
Günümüzde çocukluk neredeyse bir endüstri haline geldi. Çocuklar çocukluk denen sektörde çalışan tüketici bireyler. Onlara çocukluğunu gıdım gıdım satıyor bu sektör. Bu sürecin gerçekleşmesi için çocukların, çocukluktan mahrum bırakılmaları lazım. Nasıl yetişkin insanlar doğadan mahrum bırakıldıklarında manzaralı evlere ihtiyaçları artıyorsa, manzara evin fiyatını ikiye katlıyorsa, bu da onun gibi… Örneğin, büyük şehirlerde sosyallikten mahrum bırakılan çocuk, paralı kurslarda kendini bulmayı doğal karşılıyor. Oysa çocukluğumda yaşadığım sokaktaki bütün çocukları tanıyordum, onlarla bahçelerde, boş arsalarda, sokakta özgürce oynayabiliyordum. Günümüzde yazdığımız hikâyelere bambaşka bir işlev kazandırıyor bu durum. Sanki bugün daha çok çocuğa kendi doğal mecrasını hatırlatmak için yazıyorum hikâyelerimi. "Bak bu sensin. Bu da senin gerçek ortamın" demek için.
Mekânların sürekli değiştiği günümüz şehir hayatında artık sabit referans noktalarımızı kaybediyoruz. Bu değişimin mahalle kültürü ve aidiyet duygusu üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çocukların yaşadıkları çevreyle bir hafıza ilişkisi kurabilmeleri neden önemli?
İzlenimci resimlerde nasıl renk ışıksa, çocuk hikâyelerinde de an hafızanın ta kendisidir. Anı yaşayan çocuk o rengi ışığa dönüştürür yani hafızaya. Bunu verebilmeli yazar.
Kaynak: Birgun