İçeriğe geç
  • Dolar 49,1791 ▲ %0,08
  • Euro 55,4009 ▼ %0,02
  • Sterlin 65,3551 ▼ %0,02
  • Gram Altın 6.542,72 • %0,00
  • Çeyrek Altın 10.761,81 • %0,00
  • Gümüş 95,40 • %0,00
  • Bitcoin 4.209.481 ▲ %1,12
  • BIST 100 12.270,18 ▲ %0,17

Eğitim

Makbul ve mücadeleci sendikacılık

Türkiye'de yaşanan süreci "sendikasızlaştırma" kavramıyla açıklamak yetersiz. Doğrusu, sendikal alanın siyaseten yeniden yapılandırılması ve mücadele kapasitesinin denetim altına alınması sorunu vardır. Bizim mücadelesini verdiğimiz sendikal anlayış, iktidardan ve işverenden bağımsız, haklarını savunacak ve her türlü müdahaleye son verecek sınıf ve kitle sen

Kemal IRMAK/Eğitim Sen Genel Başkanı

Türkiye'de AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne çalışma hayatında yaşanan dönüşüm, yalnızca ücretlerin, istihdam biçimlerinin ya da çalışma koşullarının değişmesiyle sınırlı olmadı.

Aynı dönemde emekçilerin örgütlenme biçimleri ve sendikal alan da önemli ölçüde yeniden şekillendirildi. Bu dönüşümün temel özelliği, sendikaların bütünüyle ortadan kaldırılması ya da sendikal örgütlenmenin tümden yasaklanması şeklinde olmadı elbette. Tam tersine, özellikle kamu emekçileri alanında sendikal örgütlülük niceliksel olarak büyürken sendikal alan siyasal iktidarın müdahalelerine giderek daha açık hale getirildi. Ortaya çıkan tablo, iktidarın politikalarıyla uyumlu, üyelerini harekete geçirmekten çok yönetenlerle ilişki kurmayı esas alan "makbul sendikacılık" ile haklarını fiili ve meşru mücadele yoluyla savunan "mücadeleci sendikacılık" arasında giderek belirginleşen bir ayrım olarak şekillendi.

Kamuda sendikal alan daralmadı, ancak siyasal olarak yeniden düzenlendi. Ve bu süreçte (AKP döneminde) en dikkat çekici gelişmelerinden biri kamu emekçileri sendikacılığındaki örgütsel güç dengelerinin çok köklü biçimde değişmesi oldu. 2002 yılında Memur-Sen'in üye sayısı yalnızca 41 bin 871 iken KESK'in üye sayısı 262 bin 348, Türkiye Kamu-Sen'in üye sayısı ise 329 bin 65 idi. 2026'ya gelindiğinde Memur-Sen 1 milyon 130 bin 008 üyeye, Türkiye Kamu Sen 536 151'e ulaşırken,  KESK 161 bin 591 üyede kaldı. Başka bir ifadeyle Memur-Sen'in üye sayısı yaklaşık çeyrek yüzyılda 25 katın üzerinde arttı.

Bu değişim yalnızca sendikaların başarılı ya da başarısız örgütlenme faaliyetleriyle açıklanamayacak ölçektedir. Dolayısıyla kamu emekçileri alanında yaşanan dönüşüm, sendikal rekabetten daha fazlasını ifade etmektedir. Siyasal iktidarla çatışmayan, hatta onun kamu politikalarını meşrulaştıran bir sendikacılık anlayışının büyümesi ile mücadele eden sendikacılığın idari, hukuki ve siyasal baskılarla karşılaşması aynı sürecin iki yüzüdür.

TOPLU SÖZLEŞME VAR GREV HAKKI YOK

Kamu emekçileri açısından sistemin en temel çelişkisi burada ortaya çıkmaktadır.

2010 Anayasa değişikliği kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkı getirdi. Ancak bu hak grev hakkıyla tamamlanmadı. Anayasa'nın 53. maddesine göre kamu görevlileri toplu sözleşme yapabilmekte, anlaşmazlık halinde ise uyuşmazlık Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna taşınmaktadır. Üstelik Hakem Kurulunun kararları kesin ve toplu sözleşme hükmündedir. Böylece kamu emekçilerine görünüşte toplu pazarlık hakkı verilmiş, fakat toplu pazarlığın gerçek gücü olan grev hakkı tanınmamıştır.

Bir tarafta bütçeyi hazırlayan, ücret politikasını belirleyen ve kamu yönetimini kontrol eden siyasal iktidar, diğer tarafta ise grev hakkından yoksun bırakılmış milyonlarca kamu emekçisi bulunmaktadır. Anlaşmazlık çıktığında ise emekçilerin kolektif gücünün devreye girmesi yerine uyuşmazlık Hakem Kuruluna aktarılmaktadır.

Grev hakkının bulunmadığı bir toplu sözleşme düzeni, emekçilerin pazarlık gücünün daha baştan sınırlandığı bir düzendir.

Benzer bir mekanizma işçi sendikaları açısından grev ertelemelerinde görülmektedir. Grev Hakkının "Erteleme" adı altında etkisizleştirilmesi.

Türkiye'de "grev ertelemesi" kavramı çoğu durumda teknik anlamda bir ertelemeden daha ağır sonuç yaratmaktadır. Çünkü Anayasa, grevin yasaklandığı veya ertelendiği durumlarda uyuşmazlığın belirli koşullarda Yüksek Hakem Kurulu tarafından çözümlenmesini öngörmektedir.

OHAL Döneminde sendikal alan üzerinde sonuçları çok ağır olan yaptırımlar getirildi.

15 Temmuz 2016 sonrasında ilan edilen OHAL ise bu sürecin en ağır dönemlerinden birini oluşturmuştur. Kanun hükmünde kararnamelerle on binlerce kamu çalışanının herhangi bir olağan disiplin ve yargılama süreci işletilmeden kamu görevinden çıkarılması, yalnızca bireysel çalışma hakkı bakımından değil, kamu emekçileri sendikacılığının örgütsel yapısı bakımından da ağır sonuçlar yaratmıştır. Ve maalesef 10 yıl geçmiş olmasına rağmen yaratılan hak ihlalleri devam etmektedir. Bu dönem, özellikle muhalif ve mücadeleci kamu emekçileri sendikalarının örgütsel kapasitesi üzerinde kalıcı etkiler yaratmıştır. Peki, "Makbul Sendika" (yandaş) Nasıl İnşa Ediliyor?
Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde AKP döneminde ortaya çıkan model daha net görülebilir. "Makbul sendika",  iktidarın ekonomi politikalarının temel doğrultusuna itiraz etmeyen, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasıyla köklü hiç bir hesaplaşmaya girmeyen, üyelerinin kolektif gücünü harekete geçirmek yerine siyasal iktidarla kurduğu ilişki üzerinden sonuç almaya çalışan bir sendikal anlayıştır.

Kendilerine ideolojiler üstü sendikal anlayış olarak tanımlayan bu sendikal model, aslında piyasacı, kapitalizmin emrinde durarak oraya bir itiraz etmeyerek kapitalist ekonomik ve ideolojik anlayışın emek alanındaki en büyük aktörleri durumundalar. Bu modelde sendikanın başarısı üyelerinin mücadele kapasitesiyle değil, iktidar mekanizmalarına erişim kapasitesiyle oluşturmaya çalışıyor.

Hak mücadeleyle kazanılan bir şey olmaktan çıkarılıp iktidardan talep edilen ve iktidarın uygun gördüğü ölçüde verdiği bir anlayışa hapsedilmiştir sendikacılık.

Bu dönüşüm özellikle kamu emekçileri açısından son derece önemlidir. Çünkü kamu çalışanlarının işvereni aynı zamanda siyasal iktidardır. Atama, yükselme, görevlendirme, disiplin, kurum yöneticiliği ve çalışma koşulları üzerinde geniş yetkilere sahip olan devlet, aynı zamanda sendikal alanın kurallarını belirlemektedir.

Dolayısıyla iktidara yakın sendikacılığın büyümesi yalnızca ideolojik yakınlığın sonucu olarak görülemez. Kamu yönetimindeki güç ilişkilerinin sendikal tercihler üzerinde yaratabileceği etkisi üzerinden değerlendirilmelidir.

İşte "makbul sendika–mücadeleci sendika" ayrımı tam burada ortaya çıkmaktadır. İktidar politikalarıyla uyumlu sendikal faaliyet "sosyal diyalog" olarak kabul edilirken, iş bırakmak, greve çıkmak, meydanlara çıkmak, bütçe politikalarına itiraz etmek, özelleştirmeye karşı mücadele etmek veya kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı direnmek çok daha kolay biçimde "kamu düzeni", "milli güvenlik", "hizmetin aksaması" gibi kavramların konusu haline getirilerek hedefe konuluyor,  mücadele eden sınıf sendikacılığı.

 Üyesini harekete geçirmeyen, iktidarla çatışmayan, emekçilerin taleplerini sistemin sınırları içerisinde tutan sendikacılık kabul görmekte, emekçilerin üretimden ve hizmetten gelen gücünü kullanan, ekonomik talepleri demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle birleştiren sendikacılık ise çeşitli idari ve hukuki mekanizmalarla sınırlandırılmaktadır. Sendikal özgürlük; emekçilerin işveren ve siyasal iktidardan bağımsız örgütlenebilmesi, toplu pazarlık yapabilmesi, gerektiğinde greve çıkabilmesi, demokratik eylemler gerçekleştirebilmesi ve bütün bunları işini, gelirini ya da özgürlüğünü kaybetme korkusu yaşamadan yapabilmesi demektir. AKP döneminde inşa edilen sendikal rejim, bir taraftan iktidarla uyumlu sendikacılığı büyütürken diğer taraftan mücadele eden sınıf sendikacılığının hareket alanını daraltmaktır.

Grev ertelemeleri, Hakem Kurulu sistemi, disiplin soruşturmaları, idari baskılar, yargısal müdahaleler ve kolluk uygulamaları birbirinden bağımsız olaylar değil, aynı siyasal yönelimin farklı araçları olarak değerlendirilmelidir. Bizim mücadelesini verdiğimiz sendikal anlayış, iktidardan, devletten ve işverenden bağımsız, gerçek toplu sözleşme hakkı, kamu emekçileri dahil bütün çalışanlar için grev hakkı, sendikal nedenle ayrımcılığın ve baskının sona erdiği sendikal eylemlere yönelik idari, yargısal ve kolluk müdahalelerine son verecek sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışıdır.

Sınıf ve kitle sendikal anlayış, üyelerinin iradesinden başka hiçbir güce tabi olmayan sendikal anlayıştır. Ve sendikal hareketin geleceğini belirleyecek temel ayrım tam da budur.

Kaynak: Birgun

Sıradaki haber yükleniyor…